
10 yıllık uzama süresi nedeniyle tahliye rehberi kapak görseli – Demirbaş Hukuk Bürosu
Başlıklar
Toggleℹ️ Özet: 10 Yıllık Uzama Süresi Nedeniyle Tahliye
Konut ve çatılı işyeri kiralarında, on yıllık uzama süresinin dolması kiraya verene veya mülkiyet hakkı sahibine herhangi bir gerekçe göstermeksizin sözleşmeyi feshetme imkânı tanır.
TBK m. 347 kapsamında düzenlenen bu hak; “1+10” yıllık yasal sürenin tamamlanması ve kira yılının bitiminden en az üç ay önce yazılı bildirimde bulunulması şartıyla kullanılabilir.
Sürelere dikkat etmek davanın usulden reddini engellemek bakımından hayati önem taşımaktadır. Bu yazıda güncel Yargıtay içtihatları ışığında tahliye davası tüm teknik detaylarıyla ele alınacaktır.
On yıllık uzama süresi nedeniyle tahliye hakkı, Anayasa Mahkemesi tarafından da (E. 2015/102, K. 2016/151) mülkiyet hakkı ve sözleşme özgürlüğü arasındaki makul dengeyi sağlayan anayasaya uygun bir düzenleme olarak kabul edilmiştir. Mahkeme, 10 yıllık bekleme süresini kiracının korunması için yeterli görmüş ve mülk sahibinin sebepsiz fesih hakkını hukuka uygun bulmuştur.
Anayasa Mahkemesi, kararında, mülkiyet hakkı ile sözleşme özgürlüğünü kira hukukunun sosyal koruma prensibiyle harmanlayarak, 10 yıllık uzama süresini hukuki bir “makul eşik” olarak nitelendirmiştir. Mahkeme gerekçesinde, kira sözleşmesinin doğası gereği kişisel bir hak kurduğunu ve mülk sahibinin mülkiyet hakkının sonsuza kadar kısıtlanamayacağını vurgulamıştır. Düzenlemenin kamu yararı taşıdığını belirten Yüksek Mahkeme, kiraya verenin uzun yıllar boyunca kendi taşınmazı üzerinde tasarruf yetkisinin (dolaysız zilyetliğinin) engellenmesinin toplumda yarattığı huzursuzluğun giderilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu bağlamda, sebepsiz fesih imkânının ancak 10 yıllık bir kira süresinden sonra tanınmış olması, mülkiyet hakkının özüne dokunulmadığının ve taraflar arasındaki dengenin mülk sahibi aleyhine aşırı bozulmasının önüne geçildiğinin kanıtı olarak gösterilmiştir.
Diğer taraftan Mahkeme, esnaf ve tacir niteliğindeki kiracıların “ölçülülük” itirazlarını değerlendirirken, 10 yıllık bekleme süresinin kiracının ticari yatırımlarını amorti etmesi ve yerleşik bir müşteri kitlesi oluşturması için fazlasıyla yeterli bir zaman dilimi olduğunu kaydetmiştir. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi uyarınca yapılan denetimde; davanın açılabilmesi için öngörülen “1+10” yıllık sürenin, kiracının barınma veya çalışma hakkına getirilen müdahaleyi “katlanılabilir” kıldığı sonucuna varılmıştır.
Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 347, kiracı ile kiraya veren arasındaki menfaat dengesini belirli bir sürenin sonunda mülkiyet hakkı lehine esnetmektedir. Bu kapsamda, halk arasında “on yıllık kiracı tahliyesi” olarak bilinen imkân, aslında teknik şartlara ve çok sıkı bildirim sürelerine bağlanmış bir fesih hakkıdır.
Kira hukukunda kiraya verene tanınan en güçlü araçlardan biri, on yıllık uzama süresinin sona ermesiyle birlikte herhangi bir gerekçe göstermeksizin kira sözleşmesini feshedebilme hakkıdır. Ancak bu hakkın kullanılması, yerine getirilmesi zorunlu birtakım koşullara bağlıdır; bu koşulların gözden kaçırılması, hakkın fiilen kullanılamaması sonucunu doğurmaktadır.
Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesi uyarınca kiraya veren, on yıllık uzama süresinin dolmasının ardından bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce yazılı bildirimde bulunmak koşuluyla sözleşmeye son verebilir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken iki husus öne çıkmaktadır: bildirimin yazılı yapılması bir geçerlilik koşuludur; sözlü bildirim hukuken sonuç doğurmaz. Üç aylık süre ise hak düşürücü nitelikte olmasa da zamanlamanın doğru kurgulanmaması, fesih bildiriminin bir sonraki uzama yılına sarkmasına ve dolayısıyla tahliyenin en az bir yıl ertelenmesine yol açar.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 15.01.2026 tarihli, 2025/6170 E. ve 2026/137 K. sayılı kararı, uygulamada sıkça karşılaşılan ancak yeterince bilinmeyen bir meseleyi netleştirmektedir: kira sözleşmesinin yenilenmesi halinde on yıllık uzama süresi sıfırdan işlemeye başlar.
Söz konusu uyuşmazlıkta taraflar arasında 1998 yılında imzalanan kira sözleşmesi, 2007 yılında yenilenerek yeni bir sözleşme akdedilmiştir. Kiraya veren, on yıllık uzama süresini 1998 sözleşmesine göre hesaplayarak ihtar göndermiştir. Yargıtay ise on yıllık uzama süresinin 2007 tarihli yenilenen sözleşmenin bir yıllık ilk süresinin dolduğu 2008 tarihinden itibaren başladığını ve 2018’de sona erdiğini kabul etmiştir. Buna göre kiraya verenin 2021 yılında gönderdiği ihtar ve ardından açılan tahliye davası süresinde bulunmuş, karar onanmıştır.
Bu tespit son derece önemlidir: uzun süreli kira ilişkilerinde taraflar zaman zaman yeni bir sözleşme imzalamakta, ancak eski sözleşmeden biriken on yıllık sürenin devam ettiğini varsaymaktadır. Yargıtay’ın bu kararı, söz konusu varsayımın hukuken geçersiz olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Pek çok mülk sahibi, kira bedelini güncellemek veya şartları netleştirmek amacıyla mevcut kiracısıyla yeni bir yazılı sözleşme imzalamaktadır. Ancak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 25.05.2021 tarihli güncel kararı uyarınca;
Karar, “uzama” kavramı ile “yenileme” (yeni sözleşme) arasındaki farkı netleştirmiştir. Eğer sözleşme kendi kendine uzuyorsa 1994 yılı esastır; ancak taraflar imza atıp yeni bir metin oluşturmuşlarsa, artık o metindeki tarihler esastır.
Kararda azınlıkta kalan (Karşı Oy) üyeler, “Kiracı ve kiralanan değişmediği sürece yeni sözleşme sadece eskinin devamıdır, mülkiyet hakkı bu kadar uzun süre kısıtlanamaz” demiştir. Ancak HGK çoğunluğu bu görüşü benimsememiş, “Sözleşme serbestisi ve iradilik” prensibini üstün tutmuştur.
Son dönemde yargı kararları, bu hakkın kullanılmasında şekil ve koşullarını titizlikle denetlemektedir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 15.01.2026 tarihli, 2025/6170 E. ve 2026/137 K. sayılı ilamı, bu hakkın niteliğini şu şekilde özetlemektedir:
“On yıllık uzama süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir.”
Bu hüküm uyarınca, kiraya verenin tahliye davası açabilmesi için artık bir ihtiyaç, yeniden inşa veya haklı bir sebep (kira borcunun ödenmemesi gibi) sunma zorunluluğu bulunmamaktadır.
Uygulamada yapılan en büyük hata, 10 yıllık sürenin başlangıcını yanlış hesaplamaktır. Davanın kabulü için şu aşamaların tamamlanması zorunludur:
TBK m. 348 uyarınca fesih bildiriminin geçerliliği yazılı yapılmasına bağlıdır. İspat kolaylığı ve hak kaybı yaşanmaması için bu bildirimin noter kanalıyla yapılması önem arz eder.
TBK m. 347 kapsamındaki tahliye davalarında, m. 350’den farklı olarak, kanun dava açmak için kısıtlayıcı bir süre öngörmemiştir. Kiraya veren, yazılı fesih bildiriminin yapıldığı dönemin bitimini izleyen kira yılı sonuna kadar her zaman dava yoluna başvurabilir. Bununla birlikte aynı kararda Yargıtay, bu davanın açılabilmesi için öncelikle 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 18/A maddesi uyarınca zorunlu arabuluculuk yoluna başvurulması gerektiğini açıkça vurgulamıştır. Arabuluculuk aşaması tamamlanmadan doğrudan mahkemeye başvurulması, davanın dava şartı yokluğu gerekçesiyle usulden reddedilmesiyle sonuçlanacaktır.
Dava, ihtarname ile hedeflenen uzama yılının bitiminden sonra açılmalıdır.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin yerleşik uygulamalarına göre;
Özetle: İhtarın tebliğ edildiği tarihe göre belirlenen “kira döneminin son günü” geçtikten sonra, arabuluculuk şartı yerine getirilerek dava ikame edilmelidir.
Tavsiye: 10 yıllık uzama süresine dayalı tahliye davalarında, ihtarın tebliğ edildiği tarihten davanın açılacağı güne kadar olan takvimin titizlikle takip edilmesi gerekir. Bir günlük gecikme tahliye davasının bir sonraki yıla sarkmasına neden olabilir.

TBK 347 kapsamında 10 yıllık uzama süresine dayalı tahliye davası kronolojik işlem akışı.
Hukuk sistemimizde süreler, özellikle kira hukukunda “hak düşürücü” niteliktedir. Bu nedenle süresinde açılmayan dava reddedilir. Peki uygulamada sıklıkla karşılaşılan “Dava açma süresi dolmadan dava açılırsa ne olur?” Sorunun cevabı usul hukuku açısından oldukça nettir.
TBK 347 uyarınca kiraya verene tanınan tahliye hakkı, ancak kira yılının sona ermesi ve yasal bildirim sürelerinin tamamlanmasıyla “muaccel” hale gelir. Henüz kira yılı dolmadan veya ihtar süresi tamamlanmadan açılan bir dava, mahkeme tarafından “hukuki yarar yokluğu” ve dava şartı noksanlığı nedeniyle esasa girilmeksizin reddedilecektir.
Davanın erken açılması nedeniyle reddedilmesi, sadece zaman kaybı değil, aynı zamanda ciddi bir mali külfet demektir. Davacı taraf;
Kira hukukunda süreler o kadar çok ve her tahliye sebebi için farklıdır ki, bazen en tecrübeli hukukçular dahi tebliğ tarihlerindeki kaymalar veya hesaplama yöntemlerindeki nüanslar nedeniyle “davanın süreden reddi” riskiyle karşılaşabilir. Ancak bir davanın reddedilmiş olması, mülkiyet hakkından doğan tahliye imkânının sonsuza dek kaybedildiği anlamına gelmez.
Hukuk yargılamasında genel kural, aynı taraflar arasında, aynı konuda ve aynı sebebe dayanan bir dava sürerken ikinci bir davanın açılamamasıdır (Derdestlik). Ancak Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin yerleşik içtihatları (Örn: E. 2017/6397, K. 2017/16404), kira hukukuna özgü çok kritik bir istisna getirmektedir.
Buna göre; her kira dönemi kendi içinde bağımsız bir hukuki süreçtir. Eğer ilk davanızda ihtarnameyi yanlış zamanda gönderdiğiniz için “süre yönünden red” kararı aldıysanız, bu karar sonraki dönemleri bağlamaz. Yeni bir kira yılı için, yasal şartlara uygun yeni bir ihtarname keşide ederek tekrar dava açabilirsiniz. Mahkeme, bu yeni davayı “zaten bir davan vardı” diyerek reddedemez; çünkü her dava, açıldığı tarihteki güncel koşullara göre incelenir.
Davanın reddedilmesi durumunda izlenmesi gereken adımlar şunlardır.
Önemli Tavsiye: Hukukta usul, esastan önce gelir. İlk denemede yapılan bir usul hatasının telafisi hukuken mümkündür; ancak ilave bir yıl daha kaybetmemek için ikinci denemede avukat yardımı almanız tavsiye edilir.
Özetle; 10 yıllık uzama süresi nedeniyle açılan davanın reddi, mülk sahibi için bir “hak kaybı” değil, sadece bir “zaman kaybı” niteliğindedir. Red kararı kesinleştikten veya davanın açıldığı dönem kapandıktan sonra, yeni dönem şartları oluşmuşsa arabuluculuk süreci tekrar işletilerek dava ikame edilebilir.
⚖️ Hukuki Not: Usulden Red ve Yeniden Dava Hakkı
Bu noktada kritik olan husus; davanın “esastan” (yani tahliye hakkının hiç var olmadığı gerekçesiyle) değil, “usulden” (zamanlama veya bildirim hatası gibi) reddedilmiş olmasıdır.
TBK 347 kapsamındaki tahliye hakkı, kanunda öngörülen yasal süreler dolduğu müddetçe, her yeni kira yılında şartların yeniden oluşmasıyla tekrar doğan bir haktır. Dolayısıyla, usuli bir eksiklik nedeniyle reddedilen dava, bir sonraki dönemde doğru bir takvim yönetimiyle yeniden ikame edilebilir.
⚠️ Unutulmamalıdır ki: Hukukta “erken kalkan yol almaz.” Tahliye hakkının doğması için ihtar süresinin dolması ve kira döneminin bitmesi mutlak şarttır. Hak doğmadan açılan dava, usulden reddedilir.
1 Eylül 2023 tarihinden itibaren yürürlüğe giren düzenleme uyarınca, kira hukukundan kaynaklanan bu tür uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabuluculuk yoluna başvurulması dava şartıdır. Arabuluculuk aşamasında bir uzlaşı sağlanamaması halinde, sulh hukuk mahkemelerinde tahliye davası ikame edilebilir.
Arabuluculuk Başvuru Zamanı
Kira uyuşmazlıklarında arabuluculuk bir “dava şartı” olduğundan:
Kira uyuşmazlıklarında zorunlu olan arabuluculuk başvurusunun da dava açma hakkı doğmadan yapılması, davanın reddine gerekçe gösterilebilmektedir. Fesih hakkı henüz doğmadan başlatılan bir arabuluculuk süreci, geçerli bir “dava şartı yerine getirilmesi” olarak kabul edilmeyebilir.
Pek çok kira sözleşmesinde yer alan “Sözleşme süresi bittiğinde taşınmaz herhangi bir ihtara gerek kalmaksızın kendiliğinden münfesih hale gelecektir” şeklindeki düzenlemeler, mülk sahiplerinde yanıltıcı bir güven oluşturabilmektedir. Ancak Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2024/3861 E. ve 2025/4232 K. sayılı güncel bozma ilamı, bu konudaki keskin sınırı şu şekilde çizmektedir:
Sonuç olarak; Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 23.09.2025 tarihli güncel kararı (E. 2024/3861, K. 2025/4232), bir yerin ‘çatılı işyeri’ vasfında olup olmadığının titizlikle incelenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Taşınmazın sadece sözleşmedeki tanımına değil, fiili durumuna (çatılı olup olmadığına) bakılmalıdır Eğer taşınmaz çatılı işyeri ise, mülk sahibi sözleşmedeki ‘süre bitince sözleşme münfesih olur’ maddesine güvenerek hareket edemez; mutlaka TBK 347’deki 10 yıllık uzama süresini beklemek zorundadır. Aksi takdirde, yıllarca süren davalar ‘hatalı hukuki nitelendirme’ nedeniyle bozularak başa dönebilir. Yargıtay’ın 2025 tarihli bu kararı, “kiralananın vasfına yönelik uzman bilirkişiden denetime elverişli rapor alınmadan” sadece sözleşme maddesine dayanılarak verilen tahliye kararlarının bozulacağını açıkça ortaya koymuştur.
On yıllık uzama süresi sonunda tahliye, kiraya verene güçlü bir hukuki imkân sunmaktadır. Ancak bu imkânın hayata geçirilebilmesi; doğru sözleşmenin esas alınmasına, sürelerin isabetli hesaplanmasına, yazılı bildirimin zamanında yapılmasına ve dava öncesinde arabuluculuk yolunun usulüne uygun biçimde tüketilmesine bağlıdır.
10 Yıllık Kiracı Tahliyesi İçin İhtar Ne Zaman Çekilmelidir? İhtarın, 11. yılı (1 yıllık orijinal süre + 10 yıllık uzama) takip eden her yeni uzama yılının bitiminden en az üç ay önce kiracının eline geçmiş olması gerekir. Tebligatın bu süre zarfında tamamlanmaması, fesih hakkının bir sonraki kira yılına sarkmasına neden olur.
Av. Hüseyin Demirbaş, 1990 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde başladığı yükseköğrenimini 1994 yılında tamamlamıştır. Mesleki staj eğitimi ile eş zamanlı olarak Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Anabilim Dalı’nda lisansüstü çalışmalarını yürütmüştür. 1998 yılından bu yana kurucusu olduğu Demirbaş Hukuk Bürosu bünyesinde serbest avukatlık faaliyetlerini sürdürmekte; otuz yıla yaklaşan mesleki tecrübesiyle hukukun farklı disiplinlerinde hukuk danışmanlığı ve avukatlık hizmeti sunmaktadır.