
Başlıklar
ToggleKamulaştırmasız el atma, Türk hukuk sisteminde kanun koyucu tarafından değil, yargı içtihatları ve doktrin tarafından şekillendirilmiş, kendine özgü bir hukuki müessesedir. Mevzuatta açık ve net bir yasal tanımı bulunmamaktadır. Kavram, en genel haliyle, kamulaştırma yapmaya yetkili bir idarenin, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda öngörülen usul ve esaslara uymaksızın, özel mülkiyete tabi bir taşınmaza kamu yararı amacıyla ve bedelini ödemeden, kalıcı nitelikte el koyması olarak tanımlanabilir.
Bu eylemin hukuki niteliği, onun yasal bir idari işlem veya süreç olmamasında yatmaktadır. Kamulaştırmasız el atma, hukuki değil, tamamen fiili bir durumdur ve bu nedenle hukuki dayanaktan yoksundur. Yargıtay, istikrarlı içtihatlarında bu durumu, idarenin Borçlar Hukuku anlamında bir “haksız fiili” olarak nitelendirmiştir. Bu niteleme son derece önemlidir; zira idarenin eylemi, idare hukukunun sınırları dışına çıkarak bir özel hukuk haksızlığı olarak kabul edilmekte ve bu durum, uyuşmazlığın çözümünde adli yargının tarihsel rolünü açıklamaktadır. İdarenin, kamulaştırma gibi hukuka uygun bir işlemi tesis etmeden, özel mülkiyete doğrudan müdahale etmesi, eylemin idari niteliğini kaybetmesine ve “fiili yol” olarak adlandırılan, hukuka açık ve ağır bir aykırılık teşkil eden bir duruma yol açmaktadır. Bu temel, kamulaştırmasız el atma hukukunun tamamının, devletin anayasal bir hakkı ihlal eden ve hukuka aykırı olan eylemini telafi etmek üzere yargı tarafından yaratılmış bir çözüm mekanizması olduğunu göstermektedir.
Kamulaştırmasız el atma davalarının temel dayanağı, T.C. Anayasası’nın 35. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkıdır. Anayasa’ya göre herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir ve bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla ve bedeli peşin ödenmek suretiyle sınırlanabilir. Kamulaştırmasız el atma, idarenin bu anayasal güvenceyi ve Anayasa’nın 46. maddesinde düzenlenen kamulaştırma prosedürünü bütünüyle göz ardı etmesiyle ortaya çıkan bir mülkiyet hakkı ihlalidir.
Doğrudan bu konuyu düzenleyen bir kanun olmamasına rağmen, uygulamada ortaya çıkan sorunları çözmek ve geçmişe dönük mağduriyetleri gidermek amacıyla 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na sonradan hükümler eklenmiştir. Bu hükümlerin en önemlileri, belirli dönemlerdeki el atmaları tasfiye etmeyi amaçlayan Geçici 6. Madde ve imar planlarından kaynaklanan kısıtlılıklara çözüm getirmeyi hedefleyen Ek 1. Madde’dir. Ayrıca, mülkiyet hakkının korunması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi ile de uluslararası düzeyde güvence altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Papamichalopolus/Yunanistan gibi emsal kararlarında, kamulaştırmasız el atmayı mülkiyet hakkının ihlali olarak kabul etmiştir.
Kamulaştırmasız el atma kavramı, Türk hukukuna kanunla değil, bir Yargıtay kararıyla girmiştir. 16.05.1956 tarihli ve 1956/1-6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı (YİBK), bu alanın temelini atan ve ana kaynağını oluşturan karardır. Bu karar ile Yargıtay, taşınmazına hukuka aykırı olarak el atılan malike, hem bu müdahalenin sona erdirilmesi için “el atmanın önlenmesi davası” açma hakkı hem de bu fiili duruma razı olarak taşınmazının “bedelini talep etme hakkı” tanımıştır.
Kavramın evrimindeki temel dönüm noktaları şunlardır:

Fiili el atma, kamulaştırmasız el atmanın en somut ve klasik görünümüdür. İdarenin, herhangi bir kamulaştırma kararı ve yasal prosedüre uymaksızın, özel mülkiyete konu bir taşınmaza yol yapmak, bina veya tesis inşa etmek, boru hattı geçirmek, kalıcı nitelikte moloz dökmek gibi eylemlerle fiziksel olarak müdahale ederek taşınmazın zilyetliğini (fiili hakimiyetini) ele geçirmesidir.
Fiili el atmanın varlığından söz edebilmek için şu unsurların bir arada bulunması gerekir:
Örnek olarak, bir belediyenin vatandaşın arazisinden kamulaştırma yapmadan yol geçirmesi, DSİ’nin bir tarlaya sulama kanalı inşa etmesi veya TEİAŞ’ın özel mülke elektrik direği dikmesi tipik fiili el atma halleridir. Yargıtay, eski hale getirme masrafının arazinin kendi değerinden daha fazla olduğu durumlarda, araziye kalıcı nitelikte moloz dökülmesini dahi fiili el atma olarak kabul etmektedir.
Fiili el atma ile karşılaşan taşınmaz maliki, kanunun kendisine tanıdığı bir seçimlik hakka sahiptir. Malik, ya idarenin bu haksız müdahalesine son verilmesini isteyebilir ya da fiili duruma razı olup taşınmazının bedelini talep edebilir.
Fiili el atmadan kaynaklanan uyuşmazlıklarda görev ve yetki konusu son derece nettir ve yerleşik içtihatlarla sabittir:

Hukuki el atma, fiili el atmanın aksine, idarenin taşınmaza fiziksel bir müdahalesi olmaksızın, idari bir işlemle, özellikle de imar planlarıyla mülkiyet hakkını “hukuken” işlemez hale getirmesidir. İdare, özel mülkiyetteki bir taşınmazı 1/1000 ölçekli uygulama imar planlarında “park, okul, yeşil alan, yol, ibadet yeri, sağlık tesisi” gibi bir kamu hizmetine tahsis eder, ancak bu planı hayata geçirmek için gerekli olan kamulaştırma veya parselasyon gibi imar uygulamalarını uzun yıllar boyunca yapmaz. Bu eylemsizlik sonucunda malik, anayasal bir hak olan mülkiyet hakkının kendisine tanıdığı kullanma, yararlanma ve üzerinde tasarrufta bulunma (satma, inşaat yapma vb.) yetkilerini belirsiz bir süreyle ve fiilen kullanamaz hale gelir.
Bu kavram, yasal bir düzenlemeden değil, doğrudan Yargıtay içtihadından doğmuştur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 15.12.2010 tarihli, E.2010/5-662, K.2010/651 sayılı kararı bu konuda bir milattır. Bu kararda Yüksek Mahkeme, “uzun yıllar programa alınmayan imar planının fiilen hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen davalı idarece, pasif ve suskun kalınmak ve işlem tesis edilmemek suretiyle taşınmaza müdahale edildiği” ve bu durumun “mülkiyet hakkının özüne dokunan” bir kamulaştırmasız el atma sayılacağı sonucuna varmıştır. Bu kararla birlikte, idarenin sadece eylemleriyle değil, “eylemsizliğiyle” de mülkiyet hakkını ihlal edebileceği ve tazminat sorumluluğunun doğacağı hukuken tescil edilmiştir. Bu içtihadın ardından yapılan yasal düzenlemelerle Kamulaştırma Kanunu’na eklenen Ek Madde 1 ile durum yasal bir çerçeveye kavuşturulmaya çalışılmıştır.
Hukuki el atmanın temelinde, idarenin başlangıçta hukuka uygun bir yetki kullanarak imar planı yapması, ancak sonrasında bu planı uygulamak için kanunun kendisine yüklediği görevleri yerine getirmemesi, yani “eylemsiz kalması” yatar. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 10. maddesi, belediyelere, imar planlarının yürürlüğe girmesinden itibaren en geç 3 ay içinde, bu planı tatbik etmek üzere 5 yıllık imar programlarını hazırlama ve bu programları uygulama yükümlülüğü getirmiştir. İdarenin bu yasal süreler içinde taşınmazı kamulaştırmaması, trampa (takas) gibi yollarla mülkiyeti devralmaması veya imar planında değişiklik yaparak mülkiyet hakkı üzerindeki kısıtlılığı kaldırmaması, hukuka uygun başlayan bir idari işlemi, zamanla hukuka aykırı bir el atmaya dönüştürür.
Mülkiyet hakkına getirilen bir kısıtlamanın sonsuza dek sürmesi, hakkın özünü zedeleyeceği için kabul edilemez. Malikten, kamu yararı adına bu kısıtlamaya “makul bir süre” katlanması beklenebilir. Mevzuatta bu “makul sürenin” ne olduğuna dair bir hüküm bulunmadığından, bu boşluk yargı kararlarıyla doldurulmuştur. Hem Yargıtay hem de Danıştay, İmar Kanunu’nun 10. maddesinde yer alan 5 yıllık imar programı uygulama süresini bir kriter olarak benimsemiştir.
Danıştay, istikrarlı kararlarında, uygulama imar planının onaylanmasından itibaren 5 yıllık makul sürenin geçmesine rağmen idarenin kamulaştırma veya imar uygulaması yapmamasını, malik üzerine orantısız bir yük bindiren, mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahale ve dolayısıyla bir “hukuki el atma” olarak kabul etmektedir. Yargı, kanunun idareye tanıdığı 5 yıllık sürenin, aynı zamanda malikin katlanma yükümlülüğünün de sınırı olduğunu içtihat yoluyla belirlemiştir. Bu yorum, belediyeleri ve diğer plan yapıcı idareleri, kağıt üzerinde kalan planları hayata geçirmeleri veya bunun bedelini ödemeleri yönünde zorlayan etkili bir yargısal denetim mekanizması yaratmıştır.
Hukuki el atmadan kaynaklanan davalarda görevli yargı kolu, yakın zamana kadar süregelen en tartışmalı konulardan biri olmuş ve önemli bir içtihat değişikliğine sahne olmuştur.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, son yıllarda verdiği emsal niteliğindeki kararlarla (örn. 07.10.2021 ve 15.04.2021 tarihli kararlar) bu yerleşik görüşü kökten değiştirmiştir. YHGK, hukuki el atmanın da sonuçları itibarıyla mülkiyet hakkının bedele çevrilmesini gerektiren bir haksız fiil niteliği taşıdığını belirterek, bu davalarda da Adli Yargının (Asliye Hukuk Mahkemesi) görevli olduğuna karar vermeye başlamıştır. Bu içtihat değişikliği, davacıya tek bir dava ile hem taşınmaz bedelini alma hem de mahkeme kararıyla mülkiyeti idareye devretme imkanı sunarak daha etkin ve bütüncül bir çözüm sağlamaktadır. Bu, yargısal aktivizmin, usuli formalizmin önüne geçerek pratik ve hakkaniyetli bir çözüm üretme çabasının en çarpıcı örneklerinden biridir ve avukatlar için davayı doğru mahkemede açma noktasında hayati önem taşımaktadır.

Fiili ve hukuki el atma kavramları arasındaki temel ayrımları netleştirmek, doğru hukuki stratejinin belirlenmesi için elzemdir. Aşağıdaki tablo, bu iki müessese arasındaki kritik farkları özetlemektedir.
| Kriter | Fiili El Atma (De Facto Confiscation) | Hukuki El Atma (De Jure Confiscation) | |
| El Atmanın Niteliği | İdarenin taşınmaza fiziksel olarak girmesi, yapı inşa etmesi, zilyetliğini ele geçirmesi. | Fiziksel müdahale yoktur. İmar planı gibi hukuki işlemlerle mülkiyet hakkının kullanımının engellenmesi. | |
| Zilyetlik Durumu | Zilyetlik idareye geçer. | Zilyetlik malikte kalmaya devam eder. | |
| Hukuka Aykırılığın Oluşumu | El atma eyleminin yapıldığı anda başlar (doğuştan hukuka aykırı). | İmar planının uygulanması için öngörülen makul sürenin (genellikle 5 yıl) sonunda idarenin eylemsiz kalmasıyla oluşur. | |
| Görevli Yargı Kolu (Geleneksel / Güncel) | Adli Yargı (Asliye Hukuk Mahkemesi) – Bu kural sabittir. | Geleneksel: İdari Yargı (İdare Mahkemesi). | Güncel YHGK İçtihadı: Adli Yargı. Bu çekişme vurgulanmalıdır. |
| Temel Dayanak | Haksız fiil (TMK hükümleri). | İdarenin eylemsizliğinden doğan idari eylem (İYUK hükümleri). |

Kamulaştırmasız el atma davalarında uzlaşma, her durumda aranan bir dava şartı değildir. Uygulanabilirliği, el atmanın gerçekleştiği tarihsel döneme bağlıdır.
09.10.1956 ile 04.11.1983 tarihleri arasında gerçekleşen fiili kamulaştırmasız el atmalardan kaynaklanan uyuşmazlıkları bir tasfiye mekanizması ile çözmeyi amaçlamaktadır. Dolayısıyla, bu tarihler arasına giren bir fiili el atma söz konusu ise, dava açmadan önce idare ile uzlaşma yoluna başvurmak bir
dava şartıdır.
Geçici 6. Madde kapsamındaki zorunlu uzlaşma süreci şu adımları içerir:
Uzlaşma görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması halinde, hak arama yolu mahkemede devam eder. Ancak bu yol, çok sıkı bir süreye tabidir:

Kamulaştırmasız el atma nedeniyle hükmedilecek tazminat, esasen mülkiyet hakkı hukuka aykırı olarak elinden alınan taşınmazın bedelidir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, bu bedelin tespitinde doğrudan bir yasal düzenleme olmamakla birlikte, hukuka uygun bir kamulaştırma ile denklik sağlanması amacıyla 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun değerlemeye ilişkin hükümleri, özellikle de 11. maddesi kıyasen (örnekseme yoluyla) uygulanır.
Kamulaştırma Kanunu’nun 11. maddesi uyarınca değer tespitinde dikkate alınacak objektif kriterler şunlardır:
Değer tespitinde hangi tarihin esas alınacağı, tazminat miktarını doğrudan etkileyen en önemli unsurdur. Yargıtay, bu konuda mülkiyet hakkı lehine çok önemli bir ilkeyi benimsemiştir. Buna göre, bedel tespitinde esas alınacak tarih, idarenin taşınmaza fiilen el attığı tarih değil, malikin bu duruma razı olarak mülkiyetin devri karşılığında bedelini istediği, yani davanın açıldığı tarihtir. Değerleme, taşınmazın el atma tarihindeki fiziki vasıfları (örneğin o tarihte tarla ise tarla, arsa ise arsa olarak) dikkate alınarak,
dava tarihindeki güncel rayiç bedeller üzerinden yapılır. Bu ilke, Anayasa’nın “gerçek karşılığın” ödenmesi emrinin bir gereğidir. İdarenin kendi hukuka aykırı eyleminden ve gecikmesinden kaynaklanan enflasyonist kayıpların malike yükletilmesini önler ve hakkaniyete uygun bir bedelin tespitini sağlar.
Taşınmaz değerlemesi, özel ve teknik bilgi gerektiren bir alan olduğundan, kamulaştırmasız el atma davalarında mahkemenin yerinde keşif yapması ve bilirkişi incelemesine başvurması zorunludur. Bilirkişi heyetinin teşkili de özellik arz eder. Yargıtay, bu davalarda bilirkişi heyetinin Kamulaştırma Kanunu’nun 15. maddesine uygun olarak oluşturulması gerektiğini vurgulamaktadır. Buna göre heyet, genellikle bir inşaat mühendisi, bir harita mühendisi ve en önemlisi, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) tarafından lisans verilmiş bir gayrimenkul değerleme uzmanından oluşmalıdır.
Kamulaştırmasız el atma sonucu hükmedilen tazminat bedeline uygulanacak faiz oranı ve başlangıç tarihi de özel hükümlere tabidir. Yargıtay kararları uyarınca, bu bedel kamulaştırma bedeli niteliğinde olduğundan, Anayasa’nın 46. maddesinin son fıkrası gereğince, bedele kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizin uygulanması gerekir. Bu faiz, uygulamada genellikle 3095 sayılı Kanun’a göre belirlenen ve ticari işler için uygulanan avans faizidir. Faizin başlangıç tarihi ise
dava tarihidir.

Taşınmazına kamulaştırmasız el atılan malik, taşınmaz bedelinin yanı sıra, idarenin taşınmazı haksız olarak işgal ettiği dönem için bir nevi “işgal tazminatı” olan ecrimisil de talep edebilir. Ecrimisil, idarenin taşınmazı haksız ve kötü niyetli olarak kullanmasının karşılığıdır. Malik, bu talebini bedel davasıyla birlikte (terditli olarak) veya ayrı bir dava ile ileri sürebilir. Yargıtay içtihatlarına göre, ecrimisil talebi, malikin taşınmazın mülkiyetinin idareye devrine razı olarak bedel davası açtığı tarihe kadar olan dönem için istenebilir. Zira dava açıldıktan sonra, malikin rızasıyla hukuki bir durum oluştuğu kabul edilir.
Ecrimisil talebinde dikkat edilmesi gereken en önemli usuli konu zamanaşımıdır. Taşınmaz bedeli talebi, mülkiyet hakkının kendisine dayandığı için zamanaşımına tabi değilken, ecrimisil alacağı niteliği itibarıyla bir tazminat alacağı olduğundan zamanaşımına tabidir. Yargıtay’ın istikrarlı uygulamasına göre ecrimisil alacaklarında 5 yıllık zamanaşımı süresi uygulanır. Bu nedenle, davacı, davanın açıldığı tarihten geriye dönük olarak en fazla 5 yıllık dönem için ecrimisil talep edebilir.
Ecrimisil bedelinin hesaplanması da teknik bir konudur ve genellikle bilirkişi marifetiyle yapılır. Yargıtay kararlarına göre hesaplamada şu kriterler esas alınır:

Kamulaştırmasız el atma hukuku, büyük ölçüde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararlarıyla şekillenmiştir. Önceki bölümlerde detaylandırılan bazı temel kararlar şunlardır:
Anayasa Mahkemesi (AYM), bireysel başvuru yoluyla önüne gelen kamulaştırmasız el atma ve özellikle uzun süren imar kısıtlılığı uyuşmazlıklarında, bu durumları Anayasa’nın 35. maddesi ile korunan mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirmektedir. AYM’nin norm denetimi yoluyla verdiği kararlar da bu alanın gelişiminde etkili olmuştur. Örneğin, kamulaştırmasız el atma davalarında nispi harç alınmasını öngören kuralın iptali veya dava açma sürelerini kısıtlayan kanun hükümlerinin iptali gibi kararlar, hak arama özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırmıştır.
Hukuk öğretisinde (doktrinde), kamulaştırmasız el atma müessesesi ciddi eleştirilere konu olmaktadır:
Kamulaştırmasız el atma davası açmayı düşünen hak sahipleri ve onlara vekillik edecek avukatlar için süreç, dikkatli bir stratejik planlama gerektirir. Göz önünde bulundurulması gereken temel hususlar şunlardır:
Kamulaştırmasız el atma, Türk hukukunun kanayan bir yarası olmaya devam etmektedir. Özellikle hukuki el atma davalarındaki yargı yolu belirsizliğinin, kanun koyucu tarafından açık ve net bir yasal düzenleme ile sonlandırılması, hukuki güvenlik ilkesinin bir gereğidir. İdareleri keyfi ve hukuka aykırı eylemlerden caydıracak, Anayasa ile güvence altına alınan mülkiyet hakkını daha etkin bir şekilde koruyacak kalıcı ve öngörülebilir çözümlerin üretilmesi, hukuk devletinin temel bir vazifesidir.
