Başlıklar
Toggle
1. GİRİŞ VE GENEL ÇERÇEVE
Türk Borçlar Hukuku, temelini “sözleşme serbestisi” (irade özerkliği) ilkesinden almaktadır. Anayasal bir temele dayanan bu ilke, bireylerin özel hukuk ilişkilerini kendi hür iradeleriyle düzenlemelerine, diledikleri konuda, diledikleri kişiyle ve diledikleri şartlarda sözleşme yapabilmelerine olanak tanır. Ancak, hukuk düzeni bu özgürlüğü sınırsız bırakmamıştır. Sözleşme serbestisi; kamu düzeni, genel ahlak, kişilik hakları ve kanunun emredici hükümleri ile sınırlandırılmıştır. Bu sınırların aşıldığı veya sözleşmeyi kuran iradenin sağlıklı bir şekilde oluşmadığı durumlarda, hukuk düzeni sözleşmeye hukuki sonuç bağlamaktan kaçınır. Bu yaptırım, duruma göre “yokluk”, “kesin hükümsüzlük” (butlan) veya “iptal edilebilirlik” (düzelebilir hükümsüzlük) şeklinde tezahür eder.
Kira sözleşmeleri, modern toplumun en temel ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarından biri olan barınma ve işyeri temini ihtiyacını karşılaması bakımından, borçlar hukukunun en dinamik alanlarından birini oluşturur. Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği, sürekli edimli ve rızai bir sözleşmedir. Bu sözleşmenin geçerli bir şekilde kurulabilmesi ve hüküm ifade edebilmesi için, tarafların iradelerinin karşılıklı, birbirine uygun ve hepsinden önemlisi “sağlıklı” olması gerekmektedir.
İrade ile beyan arasındaki uyumsuzluklar veya iradenin oluşum sürecine dışarıdan yapılan haksız müdahaleler, sözleşmenin sıhhatini doğrudan etkiler. Bu makalekira sözleşmelerinin geçerliliğini sakatlayan ve uygulamada en sık karşılaşılan üç temel hukuki kurumu; İrade Fesadı (Yanılma, Aldatma, Korkutma), Aşırı Yararlanma (Gabin) ve Muvazaa (Danışıklı İşlem) başlıkları altında, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK), 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) ve yerleşik Yargıtay içtihatları ekseninde, akademik bir derinlik ve pratik bir bakış açısıyla incelemektedir.
İrade fesadı, sözleşme kurulurken taraflardan birinin iradesinin, gerçek niyetini yansıtmayacak şekilde sakatlanması halidir. TBK m. 30 ile m. 39 arasında düzenlenen bu haller, sözleşmenin “iptal edilebilir” (askıda hükümsüz) olmasına yol açar. İradesi sakatlanan taraf, kanunda öngörülen hak düşürücü süreler içinde iptal hakkını kullanmazsa, sözleşme baştan itibaren geçerli hale gelir. Kira hukukunda irade fesadı; kiralananın niteliklerinde hata, hileli davranışlarla kiracının kandırılması veya tehdit yoluyla fahiş kira artışlarının ya da tahliye taahhütlerinin imzalattırılması şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Yanılma (Hata), irade ile beyan arasında, beyan sahibinin arzusu dışında meydana gelen uyumsuzluktur. Hukuk düzeni, her türlü yanılmayı sözleşmenin iptali için yeterli görmemiş, yanılmanın “esaslı” olmasını şart koşmuştur (TBK m. 30).
TBK m. 31’de sayılan esaslı yanılma halleri, kira sözleşmelerinin kurulması aşamasında teknik ve maddi hataları kapsar:
Kira hukukunda en tartışmalı ve yargı kararlarına en çok konu olan yanılma türü saik (motivasyon) hatasıdır. Kural olarak, kişinin sözleşme yapma nedenindeki (saikindeki) yanılma esaslı sayılmaz. Örneğin, “Tayinim çıkacak” düşüncesiyle ev kiralayan memurun tayininin çıkmaması, sözleşmeyi iptal hakkı vermez.
Ancak TBK m. 32, bu kurala hayati bir istisna getirmiştir. Saikte yanılma, şu şartların varlığı halinde “esaslı yanılma” (temel hata) sayılır:
Saikte yanılma en sık işyeri ruhsatı ve imar sorunları ile ilgili hususlarda ortaya çıkmaktadır. Yargıtay uygulamalarında, özellikle işyeri kiralarında “ruhsat alabilme ihtimali” konusu temel hata kapsamında değerlendirilmektedir. Bir kiracının, restoran işletmek amacıyla bir dükkan kiraladığını, ancak sonradan binanın bacası olmadığı veya imar planında konut alanı olarak görüldüğü için ruhsat alamadığını varsayalım. Eğer sözleşmede kiralananın “restoran” olarak kullanılacağı açıkça belirtilmişse, kiracının ruhsat alabileceği yönündeki inancı (saiki), sözleşmenin temelini oluşturur. Bu durumda kiracı, ruhsat alamayacağını bilseydi bu sözleşmeyi yapmayacağı için, TBK m. 32 uyarınca temel hataya dayanarak sözleşmeyi iptal edebilir. Burada kiraya verenin, kiracının bu amacını bildiği kabul edilir çünkü sözleşmede kullanım amacı açıkça yazılıdır.
Aldatma (hile), sözleşmenin bir tarafının, diğer tarafı sözleşme yapmaya ikna etmek amacıyla, kasten yanlış bir kanaat uyandırması veya var olan yanlış kanaati sürdürmesidir (TBK m. 36). Hile, sadece aktif bir davranışla (yalan söylemek) değil, pasif bir davranışla (susmak) da gerçekleşebilir.
Hilenin varlığı için aldatma kastı, aldatma fiili ve illiyet bağı gereklidir. Kira ilişkisinde hile genellikle kiralananın vasıfları hakkında yalan beyanda bulunulması veya bilinmesi gereken ayıpların gizlenmesi şeklinde ortaya çıkar.
Kira sözleşmelerinde hile, bazen bizzat kiraya veren tarafından değil, emlak danışmanı veya aracı tarafından yapılabilir. TBK m. 36/2 uyarınca, üçüncü kişinin (emlakçının) hilesini kiraya veren biliyor veya bilmesi gerekiyorsa, kiracı sözleşmeyle bağlı değildir. Eğer kiraya veren iyiniyetliyse (emlakçının yalanından habersizse), kiracı sözleşmeyi hileye dayanarak iptal edemez; ancak şartları varsa esaslı yanılma hükümlerine başvurabilir.
Korkutma, bir tarafın kendisinin veya yakınlarının şahıs varlığına veya malvarlığına yönelik ağır ve derhal vuku bulacak bir tehlike ile tehdit edilerek sözleşme yapmaya zorlanmasıdır (TBK m. 37).
Kira hukukunda korkutma kurumu, en yoğun şekilde Tahliye Taahhütnamesi alınması süreçlerinde tartışılmaktadır. Türk hukukunda kiracının korunması ilkesi gereği tahliye sebepleri sınırlıdır. Ancak geçerli bir yazılı tahliye taahhüdü, kiraya verene güçlü bir tahliye imkanı verir (TBK m. 352).
Uygulamada, kira sözleşmesi imzalanırken “Ya tahliye taahhüdünü (genellikle tarihi boş olarak) imzalarsın ya da evi sana kiralamam” şeklindeki dayatma, kiracının barınma ihtiyacının aciliyeti ile birleştiğinde iradeyi sakatlayan bir baskı unsuru oluşturur. Yargıtay, kira sözleşmesi ile aynı tarihte alınan taahhütleri, “kiracının özgür iradesiyle verilmediği” gerekçesiyle geçersiz saymaktadır. Ancak buradaki geçersizlik nedeni kural olarak “ikrah” olarak nitelendirilmez; kanunun emredici hükümlerine aykırılık olarak görülür.
Bununla birlikte, kira ilişkisi devam ederken yapılan baskılar açıkça ikrah kapsamındadır. Yargıtay’ın emsal niteliğindeki eski bir kararında (Hukuk Genel Kurulu E. 1963/6-5, K. 1963/57), kiraya verenin “makbuzsuz ödenen kiraların tekrar tahsil edileceği” tehdidi altında kiracıdan tahliye taahhüdü aldığı olayda, bu taahhüdün ikrah nedeniyle geçersiz olduğuna hükmedilmiştir. Kiracı, kendisine yöneltilen bu tehdidin varlığını ve taahhüdü bu baskı altında imzaladığını, tanık dahil her türlü delille ispatlayabilir.
“Oğlum oturacak, hemen çıkmazsan seni mahkemelerde süründürürüm” veya “Dükkanın önünü kazdırırım, müşterini keserim” gibi tehditlerle alınan feragatnameler veya taahhütler de ikrah kapsamında değerlendirilmekte ve iptal davasına konu olabilmektedir.
İrade fesadı hallerinde iptal hakkının kullanılması belirli bir süreye tabidir. TBK m. 39 uyarınca bu süre 1 (bir) yıldır. Bu süre hak düşürücü niteliktedir, zamanaşımı değildir; hakim tarafından resen dikkate alınır.

Aşırı yararlanma (gabin), bir sözleşmede edimler arasında açık bir oransızlık bulunması ve bu oransızlığın, taraflardan birinin özel durumundan (zor durumda kalma, düşüncesizlik, deneyimsizlik) yararlanılarak meydana getirilmesidir (TBK m. 28). Kira sözleşmelerinde gabin, genellikle fahiş kira bedeli belirlenmesi durumunda gündeme gelir.
Gabin iddiasının mahkemece kabul edilebilmesi için bir objektif, bir de sübjektif unsurun kümülatif olarak (birlikte) gerçekleşmesi şarttır.
Kiracının ödemeyi taahhüt ettiği kira bedeli ile kiralananın piyasa rayici (adil kullanım değeri) arasında “açık bir oransızlık” bulunmalıdır. Her pahalılık gabin değildir. Oransızlığın, makul bir ticaret anlayışıyla pazarlık marjları dışında kalması veya piyasa dalgalanmalarıyla açıklanamayacak boyutta, “fahiş” olması gerekir. Yargıtay, bu oransızlığı tespit ederken bilirkişi marifetiyle emsal kira bedellerini, taşınmazın konumunu, yüzölçümünü ve imar durumunu dikkate alır.
Sadece yüksek fiyat gabin için yeterli değildir; bu fiyatın karşı tarafın zayıf durumundan yararlanılarak kabul ettirilmiş olması gerekir. Kanun koyucu, zayıf durumu üç başlıkta toplamıştır:
Kiraya veren, kiracının bu durumlarından birini bilerek ve isteyerek (sömürme kastı ile) yararlanmış olmalıdır. Eğer kiraya veren de piyasayı bilmiyorsa veya kiracının zor durumundan habersizse gabin oluşmaz.
TBK m. 28, gabine maruz kalan tarafa, irade fesadından farklı olarak iki seçimlik hak tanımaktadır:
Son yıllarda Türkiye’de yaşanan yüksek enflasyon ve konut kiralarındaki %25 artış sınırı gibi düzenlemeler, gabin tartışmalarını alevlendirmiştir. Burada çok önemli bir hukuki ayrım yapılması gerekmektedir: Gabin ile Aşırı İfa Güçlüğü (TBK m. 138) aynı şey değildir.
Kiraya verenler, enflasyon karşısında eriyen kira bedellerini gerekçe göstererek “gabin” davası açamazlar; çünkü gabin sözleşmenin kuruluşundaki bir sakatlıktır. Bu durumda açılacak dava “kira uyarlama davası”dır. Aynı şekilde, kiracı sözleşmeyi imzaladıktan 6 ay sonra kiraların düştüğünü iddia ederek gabin davası açamaz; gabin iddiası, imza tarihindeki şartlara göre değerlendirilir.
Gabin nedeniyle iptal veya edim indirim davası açma hakkı da hak düşürücü sürelere tabidir.
Bu sürelerin geçirilmesi, gabin iddiasına dayanma hakkını tamamen ortadan kaldırır.

Muvazaa, tarafların üçüncü kişileri aldatmak amacıyla, gerçek iradelerine uymayan ve kendi aralarında hüküm doğurmayan bir görünürdeki işlem yapmaları konusunda anlaşmalarıdır (TBK m. 19). Kira hukukunda muvazaa, vergi kaçırmak, icra takibinden mal kaçırmak veya kiracıyı tahliye etmek gibi amaçlarla sıkça kullanılan, hukuki güvenliği tehdit eden bir kurumdur.
Hukuk doktrininde ve Yargıtay uygulamasında muvazaa, “Mutlak Muvazaa” ve “Nispi Muvazaa” olarak ikiye ayrılır.
Mutlak muvazaada, taraflar aslında aralarında hiçbir hukuki işlem (kira sözleşmesi) yapmak istememektedirler, ancak dış dünyaya karşı sanki bir sözleşme varmış gibi görünmektedirler.
Kira hukukunda en sık karşılaşılan, vergi hukukuyla da iç içe geçen muvazaa türü budur. Taraflar gerçekte bir kira sözleşmesi yapmak istemektedirler (gizli işlem), ancak bu sözleşmenin şartlarını (genellikle kira bedelini) farklı göstermek için ikinci bir sözleşme (görünürdeki işlem) yaparlar.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2017/7634 K. 2019/5336 T. 12.06.2019 sayılı kararında; vergi dairesine sunulan 3.500 TL bedelli sözleşme ile tarafların elindeki 5.250 TL bedelli sözleşme arasındaki çelişkiyi incelerken; “Davacı-kiracının yüksek bedelli kira sözleşmesini imzalaması için geçerli bir nedeni olmadığı gözetildiğinde düşük bedelli sözleşmenin vergi dairesine ibraz için düzenlendiği ve muvazaalı olduğu gerekçesiyle tarafların gerçek iradesinin 5.250 TL olduğunu belirterek, yüksek bedelli sözleşmeye itibar etmiştir.
Yargıtay’ın gerekçesi şöyledir. “Uyuşmazlık hangi sözleşmenin tarafların gerçek iradesine uygun olduğu hususundadır. Davalı, vergi ödemesi nedeniyle düşük bedelli sözleşmenin imzalandığını iddia etmektedir. Davacı, davalının dayandığı aylık 5.250 TL bedelli kira sözleşmesine karşı imza inkarında bulunmamıştır. Davacı-kiracının yüksek bedelli kira sözleşmesini imzalaması için geçerli bir nedeni olmadığı gözetildiğinde düşük bedelli sözleşmenin vergi dairesine ibraz için düzenlendiği ve muvazaalı olduğu anlaşılmaktadır. Tarafların gerçek iradesine uygun olarak düzenlendiği anlaşılan 5.250 TL bedelli kira sözleşmesi hükümleri uyarınca uyuşmazlığın çözümü gerekirken yazılı gerekçeyle 3.500 TL bedelli sözleşmeye değer verilerek hüküm kurulması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.”
Yargıtay’ın bu ve diğer pek çok karara yansımış olan görüşü, vergi kaçırma amacıyla yapılan muvazaalı işlemlerin, özel hukuk ilişkilerinde kiracıyı korumayacağını göstermektedir.
Muvazaa iddiasının ispatı, iddiayı kimin ileri sürdüğüne göre katı kurallara bağlanmıştır. Hukukumuzda “senede karşı senetle ispat” kuralı geçerlidir.
HMK m. 201 uyarınca, senede (yazılı belgeye) bağlanmış bir hukuki işlemin hükümsüzlüğü veya muvazaalı olduğu iddiası, taraflar arasında ancak yine senetle (yazılı delille) ispat edilebilir.
Muvazaalı işlemden zarar gören üçüncü kişiler (örneğin; alacaklılar, mirasçılar, vergi idaresi), muvazaa iddiasını tanık dahil her türlü delille ispatlayabilirler. Çünkü üçüncü kişilerin, taraflar arasındaki gizli anlaşmayı gösteren yazılı belgeyi (muvazaa senedini) elde etmeleri hayatın olağan akışında beklenemez.
Muris muvazaası (mirastan mal kaçırma), mirasbırakanın taşınmazlarını tapuda satış gibi gösterip aslında bağışlamasıdır. Bu durum kira hukukunu dolaylı olarak etkiler. Murisin muvazaalı devir yaptığı taşınmazdan elde edilen kira gelirleri üzerinde mirasçıların hakkı vardır.

Kira sözleşmesinin geçersizliği, iptali veya muvazaası iddiaları, usul hukuku açısından dikkatli yönetilmesi gereken teknik süreçlerdir.
6100 sayılı HMK m. 4 uyarınca, dava konusunun değerine veya tutarına bakılmaksızın, kira ilişkisinden doğan tüm uyuşmazlıklar (tahliye, alacak, tespit, uyarlama, iptal vb.) Sulh Hukuk Mahkemelerinin görev alanındadır.
Aşağıdaki tablo, incelenen davalarda ispat yükünün kimde olduğunu ve hangi delillerin kullanılabileceğini özetlemektedir:
| Dava/İddia Türü | İspat Yükü (Kural Olarak) | İspat Aracı (Deliller) | Hukuki Dayanak |
| İrade Fesadı (Hata, Hile, İkrah) | İddia Eden Taraf (Davacı) | Her türlü delil (Tanık, yazışma, rapor vb.) | TBK m. 30-39, HMK m. 190 |
| Gabin (Aşırı Yararlanma) | İddia Eden Taraf (Davacı) | Her türlü delil (Bilirkişi raporu, tanık) | TBK m. 28 |
| Muvazaa (Taraflar Arasında) | İddia Eden Taraf | Sadece Yazılı Delil (Senet, belge) | HMK m. 201 |
| Muvazaa (3. Kişilerce) | İddia Eden 3. Kişi | Her türlü delil (Tanık, yaşam standardı vb.) | Yargıtay İçtihatları |
| Tahliye Taahhüdünde Baskı | Kiracı (İddia Eden) | Her türlü delil (Tanık, mesaj kayıtları) | Yargıtay Kararları |
Kira sözleşmeleri, bireysel barınma hakkından ticari hayatın sürdürülebilirliğine kadar geniş bir yelpazeyi etkileyen hukuki işlemlerdir. Bu makalede ele alınan İrade Fesadı, Gabin ve Muvazaa kurumları, sözleşme serbestisinin kötüye kullanıldığı, güç dengesinin bozulduğu veya iradenin sağlıklı oluşmadığı patolojik durumlarda devreye giren hayati güvenlik sübaplarıdır.
Sonuç olarak, kira sözleşmesinin hükümsüzlüğü, geçersizliği veya iptali davaları; olayın maddi vakıalarının, tarafların gerçek iradelerinin, piyasa koşullarının ve ispat hukuku kurallarının bir bütün olarak ele alınmasını gerektiren davalardır.
